İkide bir saate bakıyorum, hala 18:27’yi gösteriyor. Vapuru yakalamak için tam üç dakikam var. Tabi benim kolumdakine göre. Her ne kadar dijital bir çağda yaşıyor olsak da çoğu yerde saatler  tam eşleşmiyor. Bir enstitüsüsü olsa fena olmaz sanki… Başlıyorum hesap yapmaya: Kırmızı ışığa yakalanmadan geçersek, şöförü esir alan teyzeden önce davranıp tiyatronun orada inersem… iki dakikada… yol kenarına park etmiş arabaları, kendi eylemleri hariç herşeyi denetleyen zabıtaları, sol koridordaki çiçekçileri, telefona gömülmüş zig zag çizerek yürüyen zombileri ve son olarak da şarja takılmak üzere eve giden bir vapur dolusu Homo Urbanus’ları geçebilirsem vaktinde turnikelerdeyim. Benim için günün ilk idmanı. Mini bir ‘tempo’ sayılır. İskele girişinde yatan sarı tombiş köpek ile göz göze gelirsek kimi zaman interval hissi de verebiliyor. Aslında ısırmaya mecali yok, o da İstanbul yorgunu, sadece hızlı hareket eden bir şey görünce acaba mı diyor. Çok uzun zamandır bir veteriner ile anlaşıp Kaş’ta bir köpek oteli açmak istiyor. Planı da hazır, bak ben böyle hav deyip ters döner şirinlik yaparım, sen de sermayeyi koyarsın…

Cut off’a yakalanmadan turnikelerden geçince ödülümüz yirmi dakikalık bir vapur yolculuğu. Ne zaman işe vapurla gidip geliyorum desem çakma romantikler hemen hemen aynı tepkiyi veriyor, ay ne güzel olur çay simit eşliğinde vapur sefası, böyle püfür püfür… Yok arkadaşım, öyle olmuyor. Belinden aşağısını köpek yese fark etmeyecek insan enflasyonunda her güzel başlayan şey bile kötürüm kalıyor. Ne çay aynı çay, ne de simit. Boş bulunup karışık bir tost yesen tadı bütün gün senle geziyor. Vapurun en keyifli vakti, bir şeyin veya birilerinin olmadığı seferler. Şöyle kıçımın kayıp belimin boşta kaldığı yirmi dakikalık iki büklüm bir uyku en rahat yataktakinden bile on kat daha keyifli. Hele ki hipnotize olmuş gibi boş boş denizi seyretmek, yirmi dört saate dilimlenmiş aşırı pragmatist bir zaman uygulamasının bug’ını bulmak gibi. Hiçbir işe yaramadan ve kaygılanmadan öylece varolmanın ne kadar büyük lüks olduğun anımsıyor insan…

Vapur iskele lastiklerine çarpınca haşlanmış harikalar diyarındaki yolculuk bitiyor. Ardından anons yapılıyor, sayın yolcularımız vapurumuz Karaköy iskelesine yanaşmıştır. Herkes start çizgisinde yerini alıyor. Bib numarası yok, yaş grubu, kategori yok… Halatlar bağlanıyor. Herkes heyecanlı. Görevli, metal bir pano bir kapağını açıp kırmızı bir düğmeye basıyor, geminin platformu sinyal vere vere yavaşça yere inmek üzereyken yolculardan biri daha fazla heyecana dayanamayıp atlıyor. Böylece start verilmiş oluyor.  Başlangıçta doğru pozisyon almak çok mühim zira temposu düşük bir grubun ardına denk gelirseniz vay halinize. İlerlemeniz mümkün değil. Aniden durup fotoğraf çekenlere çarpıp düşmeniz de olasılıklar dahilinde. Aman, dikkat selfici durabilir! 

Bir gün ulusal 50 metre rekorunun bu parkurda kırılacağını düşünüyorum. Her gün müthiş bir çekişme ve rekabet var. Maalesef şimdilik birinciye bir ödül yok ama isteyen kendi parası ile hemen çıkışta simit ve krem peynir alabilir. Boynunuzdan geçmese de boğazınızdan geçer, kıtlık ekonomisinde daha makbul. 

Günün ikinci idmanı, elli 50 metre sprint, de bittiğine göre on dakikalık bir yürüyüş ile eve doğru soğumaya geçiyorum. Parkurun bu kısmı çok rahat. Namlı Gurme, Güllüoğlu gibi muhtelif check-pointler mevcut. Sonrası da düzlük zaten. Eve varınca, antrenörüm Yuki  kapıda karşılıyor. Koşu idmanları döneminde en çok neyi ihmal ettiğimi hatırlatıyor esneyerek. Eşyalarımı bir kenara atıp beş dakikada günün son idmanına hazırlanıyorum. Whatsapp mesajında 19:05 kapının önünde yazıyor. Benim açımdan dakik olmak önemli bir prensip. Alt tarafı idman için buluşacak olsak da birini bekletme fikri beni kaygılandırıyor. Koşu arkadaşımı ise bu dünyada kaygılandıran hiçbir şey yok diyebilirim. Beş dakika esneklik anlaşmamız var, bu süre zarfında gelmezse idmana yalnız başlıyorum. Gelirse de çoğumlukla yalnız bitiriyorum.

Klasik rota: Karaköy’den başlayıp Fındıklı Dolmabahçe üzerinden Süleyman Seba caddesi ardından Maçka parkı etrafından halkayı tamamlayıp İnönü Stadı’nın oradan tekrar Karaköy yoluna çıkıyor. Bu rotayı hem jog atmak hem de tempo idmanları için kullanıyoruz. Toplamda 7.5 kilometre ve yaklaşık 100 metre iniş çıkışı var. Özellikle Süleyman Seba Caddesindeki çıkışı çok seviyorum. Böyle çok seviyorumlu cümleler kurunca tabi bazen yanlış anlaşılmalar olabiliyor. 

Dinlerken sürekli kafasındaki cümlelerin onayını bekleyen günümüz insanı yeri gelir kendi düşüncesini sizin cümleniz gibi anlatır itiraz edince de tutarsız olmakla itham eder. Çünkü o düşünce sabittir ve siz de öyle olmalısınızdır. Siyah ve beyaz. Efendim koşmayı seviyoruz ama yeri geliyor nefret de ediyoruz. Yeri geliyor bir şey de hissetmiyoruz. Şart da değil. ‘E sevmesen sürekli yapamazsın’ deniyor. Gel bunu kırk yıllık evli olanlara bir sor bakalım. Ya da her gün dip köşe temizilik yapanlara. Koşuyor, resim yapıyor veya bir enstrüman çalıyorsanız, özetle, milyonlarca insan boş boş vaktini öldürürken siz bir hobi ile ilgileniyorsanız bunun mutlaka sıradışı bir hikayesi olmalıdır. Yogilerin müthiş dönüşüm hikayeleri gibi… Tabi zamanla dönüşümün hikayesi kendisinden daha ön plana çıkıyor o ayrı. 

Benim için günün üçüncü ve son idmanı bazen kaçış, bazen stres atma aracı, bazen haz unsuru, bazen zul, bazen de hiçbir şey; hayattaki birçok şeyde olduğu gibi… Ama Seratonin, Endorfin diye başlayan cümleler yok mu! Keşke minik bir bahçe küreğim olsa. Hiçbir şey yapmadan ve bundan kaygı duymadan varolmanın Zen’ine ermiş insanlardan mütemadiyen bu sığ yorumları duymak kabak tadı veriyor. Ben de sizlere imreniyorum, o mertebeye erip mutlu mesut yaşamak isterdim ama maalesef yapamıyorum. O yüzden şimdilik eylemlerin içinde varolmayı seçiyorum. Bu haliyle de koşu çok güzel bir araç. E’fem, söylenen söz uçup gidiyor ama yazı kalıyor. Yarın öbür gün modern yaşamın karmaşası gerçeklik zeminimi sorgulatırsa diye şu yazı şurada kalsın. Ben de antrenörüm Yuki’yi taramaya döneyim, bir antrenör için fazla tüylü. 

Sağlıcakla ve sporla kalın,

3 Replies to “Gündelik İdman”

  1. Bike says:

    Şa-ha-neee!
    Antrenör Yuki’yi öperim burnundan.

    Cevapla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir