Hep koşu raporu yazacak değilim ya bu sefer maratona iki kala yaş raporu yazayım dedim.  Spor yazılarıma benzer bir biçimde bu yazı da edebi üsluptan biraz uzak, hafif sarkastik, çokça da fonksiyonel olmayı amaçlayacak. Çok uzun zamandır düzenli bir biçimde yazmaya gayret ediyorum, o an aklıma geleni ya bir reçetenin arkasına veya peçeteye, yanımdaysa not defterime, hiçbir şey bulamazsam cep telefonuma kaydediyorum. Dijital olanına hala pek alışamadım. Tükenmez kalemin ucundaki bilyenin kağıda sürtünürken çıkardığı sesi, yer yer mürekkebin topaklanıp kalın izler bırakmasını seviyorum. Yazarken kalem ve kağıt ile kurduğum fiziki bağ hoşuma gidiyor, misal her kalemle yazamam. Hatta hangi araç ile yazdığıma göre anlatırken kullandığım kelimeler değişiyor. Bilgisayarda işin hep kolayına kaçıyorum… 

Bu notları, patikalarda yürürken karşılaştığınız üst üste dizilmiş taşlar gibi düşünebilirsiniz. Patikada yol almak da hayatta ilerlemek gibi yer yer çok zordur. Yolunuzu, yönünüzü kolaylıkla kaybedebilirsiniz. Sizin veya sizden önce aynı yoldan geçen birilerinin bıraktığı minik taşlar, içinden çıkılmaz bir düğümü kolaylıkla çözebilir. Ben de çoğunlukla bu notları kendime ve benimle birlikte bunları okumayı sevenlere ileride somut bir referans oluştursun diye bırakıyorum. Şu açıdan benim işime çok yarıyorlar: Yaşadığımız hayat şekli hızlı, kalabalık ve sığ insani etkileşimlerden oluşuyor. Derin etkileşimlerin yokluğunda veya onların da hızlıca yıkılıp yeniden inşa edildiği bir dönemde insana ayna tutan çok çok az şey kalıyor. Ve istemsiz olarak kendimizi bu anlık sığ etkileşimin etiketlerine göre tanımlamaya başlıyoruz veya çok sağlam bir temel inşa ettiysek de yavaş yavaş bunların erozyona uğradığına tanık oluyoruz. İnsan hafızasının oynak ve kendini sürekli yeniden inşa eden yapısını da düşününce, basılı fotoğraflar, yazılar, eski dostlar masallardaki sihirli ayna görevini görüyor. 

Açıklamaları çok uzatmadan gelelim kırk yaşıma nasıl girdiğime. Günde üç defa tıkalı burnumu deniz suyu ile açmaya çalışıp yediğim her seyi blenderdan geçirerek. Benim gibi pis boğaz adama yapılır mı bu? Akşam yatarken işe giderken alacağım sandiviçi düşünerek mutlu oluyorum ben. Uzun zamandır ötelediğim bir durumdu, hazır Alanya Ultra sonrası yakın zamanda spor etkinliği yokken ve iş yükü de azalmışken geniz eti ve bademciklerimden kurtulayım istedim. Sürekli ağızdan nefes almak uyku ve yaşam kalitemi çok bozuyordu, umarım daha iyi yönde değişir. Burundan nefes almak genel sağlığımız için çok önemli bir durum. Bunu yıllardır hastalarıma da hep hatırlatırım. Kısa bir intro niteliğinde bilgiye sahip olmak isterseniz Andrew Huberman’ın podcastini dinlemenizi öneririm. Hayır, buraya link bırakmayacağım, konu içeriğini de uzunlamasına anlatmayacağım. Merak eden iki tıkta ulaşır zaten. 

Doğum günümden tam iki gün önce ameliyat olunca tabi ki kutlamalar evde tek başına dondurma yemek şeklinde oldu. Bunu çokça yazdım, kabak tadı vermemesi için de tekrarlamadan hızlıca geçeceğim. Doğum günlerinin pek de özel olduğuna inanmam, hiç öyle hissetmedim. Kimi abartılı kutlamaları görünce de şaşkınlıkla izlerim. Güzel bir şey, insanın kendi varlığını kutlaması ve bundan hoşnut olması ama… Ne bileyim… Siz ne kullanıyorsunuz? 

İşin şakası bir yana, insanın kendi beyni kadar iyi bir drug dealer tabi ki yok. Haliyle aynaya bakıp da aman tanrım ne kadar güzel görünüyorum, dur şu yüzüncü selfiyi de çekeyim herkes görsün kafasını ben nasıl anlamıyorsam, muhtemelen, aynı kişinin benim yazı ve çizimlerimi de anlamasını beklemiyorum. Bundan yıllar evvel, üniversiteden tanıdığım ve iş nedeniyle sık karşılaşmak zorunda olduğum bir büyüğüm bana ‘ay niye sürekli iç karartıcı şeyler çiziyorsun şöyle renkli bir şeyler çizsene’ demişti. Yermek için değil ama portre gözünüzde canlansın diye anlatıyorum. Hani şu ‘ yüksek sesle canıııım nasılsın diye içeriye dalıp ay harika görünüyorsun, muah muck…’ tayfasından. İki saniye sonrası da birbirlerine olmadık laflar söyleyenlerden. CV’sine göre proje evlilikler yapıp, mış gibi hayatlar sürerken benim gibi aşırı hassas bireyleri ‘weirdo’ diye yaftalayan. Onun ve çoğunluğun perspektifine göre ben anormalim, benim perspektifime göre de onların yaşam biçimi. 

Kırk yaşımın en büyük muhakemesi bu aşırı hassas olma hali ekseninde cereyan etti. Biliyorsunuz aşırı hassas deyince insanların aklına ilk gelenler: zayıf, kırılgan, narin gibi şeyler. Mevcut toplum yapısında bu nitelikte olmak, çoğunluğun deyimi ile, bir nevi zayıflık. Olunmaması gereken, istenmeyen bir durum. Tabi kime göre, neye göre… Karakterimin ilk yapı taşlarını oluşturan coğrafya ve kültüre göre de sert ve güçlü olmak dışında bir seçenek zaten yok. Eğilip bükülmeyen, ağlamayan, hiçbir şey talep etmeyen omnipotent çocuklar. Binlerce yıllık sürekli savaş psikolojisini, acımasız coğrafi özelliklerini ve merhametsiz siyasi idaresini düşününce anlaşılır bir durum. Bu iskelet üzerine de bir otuz yıl benzer düşünceler ile geçirdim. Bilmem kaç yüz bin kere aynı cümleleri işittim. ‘Oğlum bu kadar hassas olma… tükenirsin.’ ‘ Kendine yazık bak, böyle her şeyi üstüne alma…’ ‘ Benim gibi yap, benim gibi ol…’ Hatta hiç unutamam, çünkü o zamanlar çok dokunmuştu, sosyal bir etkinlikte bir iş arkadaşımın eşi, kendince şaka yollu, sizinkiler seni yetiştirirken ne hata yaptılarsa söyle de biz aynılarını yapmayalım demişti, ağzından dereotlu poğaçanın kuru parçaları saçılırken. Ona göre kendi ve eşi ile beraber inşa ettikleri hayatın temel karakteristiği gayet normal idi; kaygısı, çocuklarının benim gibi olması. O zamanın toyluğu ve gelenekselci yetiştirilme tarzım nedeniyle, karşılık vermeden geçiştirdim. (Bkz. Selçuk Erdem, karikatür, ben de hav deseydim) Hassas olmak da tam böyle bir şey, ikili diyaloglarda daha şeffaf ve kabuksuz konumlandığımız için kimi basit gibi görünen cümleler yıllarca hatırlanacak ciddi izler bırakabiliyor. Toplumun büyük çoğunluğunun zayıflık diye nitelendirmesinin altında, bence bu incinmeden korkma hali var. Özellikle meslek yaşamımda tanık olduklarım bu varsayım doğrular nitelikte. Yukarıda bahsettiğim hızlı ve sığ etkileşimlerde hasar almadan çıkmak oldukça güç. Eve parmağımı oynatamayacağım şekilde tükenmiş biçimde geldiğim çok olmuştur. Özellikle hizmet sektöründe, insanlar aşırı bencil ve talepkar. Doğru sınırlar çizilemediğinde, tükenmek kaçınılmaz. Çizdiğinizde de huysuz, gıcık ve weirdo oluyorsunuz ya o ayrı. 

Bu hassasiyetin bir sonucu olarak hayatımı uzun süredir korunaklı idame ettirebilmek adına minimumda yaşıyorum. Pandemiden önce de böyleydi ve gün geçtikçe daha da seyreltiyorum, fiziki hareketliliği, eşyaları, insanları… Eskiden yeni insanlar tanımayı, onlarla sohbet etmeyi çok severdim. Her insan yepyeni bir kitap gibi gelirdi bana, kendi özgün hikayesi ve karakterleri ile. Gezdikçe, gördükçe, tanıdıkça evet, herkesin farklı olduğu kadar da aynı olduğunu gördüm ve artık eskisi kadar ilginç de gelmiyor. Hatta, yeni tanıştığım birisi bir hindi gibi tüylerini kabartıp kendi büyülü dünyasını anlatmaya başladığında bir bahane bulup çaktırmadan kaçıyorum. Çünkü insanlar artık hikayelerini bağ kurmak için anlatmıyor, monologlarını dinleyecek onlara hayranlıkla bakacak izleyiciler arıyorlar. Hele ki değer algıları gelişmiş kesim için, zaman eşittir para. Haliyle onlar için diyalog aynı zamanda yedi yirmidört networking demek. Merhabayı takip eden ilk soru genelde ne iş yapıyorsun oluyor. Ben de ya matbaacı çırağıyım diyorum ya da korsan kitap satıyorum. İki senedir işsizim dediğim de çok oldu. Benim çevremde sevdiğimiz kitapları, filmleri, hobilerimizi, sanatı, bilimi veya hayatın derinliklerini konuşabileceğim, beraber eğlenebildiğim, beraber susabildiğim insanlardan pek kalmadı. Rakı sofrasında elini geriye atıp bağıra bağıra ‘haydi cidelum…’ tarzı şarkılar söylemeyi hiç sevmedim. Uzuvlarını yarıştıramadığı için arabalarını kıyaslayanlardan da olamadım, hala toplu taşıma ile gidip geliyorum. Alışveriş merakım hiç yok. Taze ergen gibi belden aşağı muhabbetleri de sevmiyorum. Sürekli hesap kitap ile binbir türlü gizli ajandanın barındırıldığı yakınlıklar da bana korkunç yıpratıcı geliyor. Haliyle ne yöne bir adım atsam daha da yalnızlaşıyorum. Uyumsuz… Geçimsiz… Ve zorum…

Ne kadar hassassın ile birlikte en çok duyduğum ikinci kelime: Zor. Dakik olmak için gayret ediyorsanız, prensipleriniz, ahlaki değerleriniz ve idealleriniz varsa ve başkalarına hoş görünmek için bunlardan taviz vermiyorsanız, zorsunuz. Ya da başka bir deyişle geçimsiz. Çünkü geçimli olmak orta yol bulmayı gerektirir. Bu özellikleri barındırıyorsanız mümkünse zaman makinası icat edilene kadar kendinizi dondurun ve fırsatını bulunca da belki birkaç yüzyıl geriye ışınlanın. Kesinlikle yanlış zamandasınız. Zaman, menfaati için nefret ettiği insana canım diye hitap edip hiç sevmedikleri insanlar ile proje evlilikler yapıp proje çocuklar yetiştiren, belinden aşağısını köpek yese ruhunun hissetmeyeceği, sosyal medyada 1 Mayıs kutlayıp ertesi gün yirminci çift ayakkabısını kaça aldığını tahmin etmemizi isteyen, hiçbir konuda somut bilgisi olmadan her konuda sonsuz fikirleri olan, özdeğerini kıyafetinin etiketine göre belirleyen, yüzleri maske kalpleri kabuklaşmış bir güruhun dönemi. İşin en büyük ironisi de yine toplumun büyük bir kesiminin kendini bu tanımlamanın dışında değerlendiriyor olması. 

Böyle bir dönemde insanın aklını ve ruhunu koruması gerçekten zor. Çok çok zor… Hele ki hassassanız ve kendinizce değerlerinize göre yaşamaya çalışıyorsanız… Düşündüğümde, son on senem ideallerimi inşa etmeye çalışmaktan çok varolmaya çalışarak geçmiş. Her geçen gün kendim gibi varolabilmek daha fazla enerji ve dinlenme ister olmuş. Kırk yaşıma da pilim yüzde onlarda girmişim. Açıkçası yalan yanlış şeyler ile enerjimi fulleyip plastik hayatlar yaşamaktansa böyle kalmasını tercih ederim. Bir keresinde çok sevdiğim bir büyüğüm, senin yazılarını okudukça aklıma ‘bir tek sen doğrusun, herkes mi yanlış’ sorusu geliyor demişti. Benim öyle bir iddiam yok ama biliyorum ki ben kendi inandığım şeyleri yapmak için hayatımı zora sokma pahasına enerji sarf ettikçe bu başkalarına kendini kötü hissettirecek. Muhtemelen birçok hikayenin ana kötü karakteri benimdir. Olmasa şaşarım. Ama en azından ne olduğum ve ne olmadığımla ilgili teması kaybetmemek için aktif çaba sarf ediyorum. Misal ne olmadığımı iyi biliyorum. Belki bir konum elde edemedim ama gece yarısı instagramda yalandan arkadaş olduğum birinin kazanımlarını seyrederek içim içimi yemiyor. Kimseyle sevişirken ölü balık taklidi yapmam da gerekmiyor. Mutlu-çocuklu bir evliliğim  de olmayabilir, fakat feminist geçinen iş arkadaşlarımın gözü önünde, konumumdan istifade ederek libidinal enerjimi başakalarının sınırlarına nüfuz etmek için kullanmıyorum. Çok şükür pahalı elbiseler ile süslenmiş pancar gibi bir suratım, mutluluğu mavi haplar ile Kiev’de arayan çirkin gülüşlü dostlarım da yok. Tanrıya bin şükür bir örnek giyinmiş, herşeye gülümseyerek yanıt veren çiftlerden de kimseyi tanımıyorum. İşimi hala ilk günkü idealizm, heyecan ve tedirginlikle yapıyorum. Şehir hatları vapurunun bana sunduğu romantizmi inanın hiçbir ödipal oyuncak veremez. İstanbul’da bundan daha paha biçilmez bir şey varsa belki Karaköy’ün kaldırım taşlarının yağmurda parıltısı veya uzaktan Galata Kulesini görmek diyebilirim. Binbir yapaylık üzerine kurulmuş o dünyadan daha fazlasını yolda yürürken minik bir lekede, izde görüyorum. Bazen o desenin fotoğrafını çekip izlerken koca bir ömürü o ana sığdırıyorum. 

Kırk yaş raporumda neden bunları yazıyorum, çünkü o aşırı hassasiyet ile harmanlanmış yaratılış beraberinde sürekli kendinden şüpheyi de getiriyor. Özellikle de sabahtan akşama kendi değer sistemlerinizin sürekli challange edildiğinde bunları kendinize hatırlatmanız gerekiyor. Yaş günleri, önemli tarihler de bu sorgulamaları tetikliyor. Ben ne için yaşıyorum? Notlar, yazılar, fotoğraflar ve güzel ruhlu dostlar bu açık hava tımarhanesinde insani özelliklerinizi koruyabilmek için en iyi referanslar. Belki aradan beş sene geçince burada yazdıklarım yavan, eleştirel gelecek. Belki de gülünç. Belki de o yaşıma nasıl geldiğimi anlamama yardımcı olacaklar.  

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir